Şikayet Eden Kişinin Kim Olduğunu Öğrenebilir Misin?
Ceza soruşturmalarında en çok merak edilen konulardan biri, kişinin kendisini kimin şikâyet ettiğini öğrenip öğrenemeyeceğidir. Uygulamada birçok kişi hakkında soruşturma açıldığını öğrendiği anda ilk olarak isnadın içeriğinden önce “beni kim şikâyet etti?” sorusuna yönelmektedir. Özellikle sosyal medya paylaşımları, hakaret suçları, aile içi uyuşmazlıklar, ticari ihtilaflar ve çeşitli ihbarlar üzerine başlatılan soruşturmalarda bu soru çok daha fazla önem kazanmaktadır. Çünkü şikâyetin kim tarafından yapıldığı, çoğu zaman olayın arka planını, taraflar arasındaki husumeti, iftira ihtimalini ve savunma stratejisini doğrudan etkileyebilmektedir.
Ancak ceza muhakemesi bakımından bu sorunun cevabı sanıldığı kadar basit değildir. Bir kişinin kendisini şikâyet eden kişiyi öğrenme hakkı ile soruşturmanın gizliliği arasında hassas bir denge bulunmaktadır. Bu nedenle “beni kim şikâyet ettiğini öğrenebilir miyim?” sorusunun cevabı her dosya bakımından aynı değildir. Dosyanın aşaması, suçun niteliği, soruşturmada kısıtlama kararı bulunup bulunmadığı ve şikâyette bulunan kişinin dosyadaki sıfatı bu sorunun cevabını doğrudan etkilemektedir.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 158. maddesi uyarınca suç işlendiği yönündeki ihbar veya şikâyet Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir. Suçun öğrenilmesiyle birlikte Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması amacıyla soruşturma işlemlerine başlar. Ancak soruşturma evresi, kovuşturma aşamasından farklı olarak aleni değildir. Bunun temel nedeni, delillerin korunması, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi ve şüphelilerin delilleri karartmasının önlenmesidir.
Bu nedenle soruşturmanın ilk aşamalarında dosyadaki tüm bilgi ve belgelerin herkes tarafından bilinmesi mümkün değildir. Nitekim CMK’nın sistematiği de soruşturmanın belirli ölçüde gizlilik içerisinde yürütülmesini öngörmektedir. Ancak burada önemli olan husus, soruşturmanın gizli olmasının savunma hakkını tamamen ortadan kaldırmamasıdır. Çünkü Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü ve savunma hakkı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, kişinin kendisine yöneltilen isnadı öğrenebilmesini zorunlu kılmaktadır.
Tam bu noktada Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi devreye girmektedir. Söz konusu düzenleme, müdafiye soruşturma dosyasını inceleme ve istediği belgelerin örneklerini alma hakkı tanımaktadır. Ancak aynı maddede soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek hâllerde ve kanunda sayılan belirli suçlar bakımından dosya inceleme yetkisinin kısıtlanabileceği de düzenlenmiştir. Uygulamada sıklıkla “gizlilik kararı” olarak adlandırılan husus gerçekte soruşturma dosyasının tamamen gizlenmesi değil, müdafinin dosya inceleme yetkisinin geçici olarak sınırlandırılmasıdır.
Dolayısıyla bir kişinin kendisini şikâyet eden kişiyi öğrenip öğrenemeyeceği çoğu zaman dosyada kısıtlama kararı bulunup bulunmadığıyla doğrudan bağlantılıdır. Eğer soruşturma dosyasında herhangi bir kısıtlama kararı bulunmuyorsa, müdafi aracılığıyla dosya incelendiğinde şikâyet dilekçesine ve şikâyetçinin kimlik bilgilerine ulaşılması çoğu zaman mümkündür. Buna karşılık dosyada kısıtlama kararı mevcutsa, soruşturmanın belirli bir aşamasına kadar bu bilgilere erişim sınırlandırılabilir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır. Ceza muhakemesinde ihbarcı ile şikâyetçi aynı kişi değildir. Şikâyetçi, suçtan zarar gördüğünü ileri süren ve soruşturmaya taraf sıfatıyla katılan kişidir. İhbarcı ise yalnızca suç işlendiğini bildiren kişi olabilir. Özellikle bazı dosyalarda soruşturma, kimliği bilinmeyen veya açıklanmayan kişiler tarafından yapılan ihbarlar üzerine başlatılabilmektedir. Böyle durumlarda ihbar eden kişinin kimliği her zaman soruşturma dosyasında yer almayabilir.
Bu ayrım savunma hakkı bakımından son derece önemlidir. Çünkü şikâyetçi çoğu zaman dosyanın aktif taraflarından biridir. Beyanları alınır, iddiaları değerlendirilir ve çoğu durumda isnadın temelini oluşturur. Böyle bir durumda savunma makamının şikâyetçinin kimliğini öğrenebilmesi, beyanın güvenilirliğini tartışabilmesi açısından zorunlu hâle gelir. Buna karşılık yalnızca soruşturmayı başlatan ihbarcının her durumda öğrenilebilmesi gerektiği söylenemez.
Özellikle uygulamada gözden kaçırılan hususlardan biri, şikâyetçinin kimliğinin bazı dosyalarda doğrudan savunmanın merkezine yerleşmesidir. Taraflar arasında daha önce açılmış hukuk davaları, boşanma süreçleri, velayet uyuşmazlıkları, ticari alacak ilişkileri, ortaklık ihtilafları veya aile içi husumetler bulunabilir. Bu tür durumlarda şikâyetin varlığı kadar şikâyeti yapan kişinin kim olduğu da önem taşır. Çünkü ceza yargılamasında beyanın doğruluğu kadar, beyan sahibinin taraflarla ilişkisi ve olaya bakış açısı da değerlendirilmek zorundadır.
Nitekim Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı da yalnızca husumetin varlığının beyanı değersiz hâle getirmediği; ancak mahkemenin bu husumeti mutlaka tartışması gerektiği yönündedir. Taraflar arasında ciddi bir çekişme bulunduğu hâllerde mahkeme, şikâyetçinin anlatımlarını destekleyen başka deliller bulunup bulunmadığını araştırmak zorundadır. Çünkü ceza yargılamasında mahkûmiyet, yalnızca kişisel iddiaya değil; kişisel iddianın objektif delillerle doğrulanmasına dayanmalıdır.
Bu noktada savunma hakkının kapsamı daha da önem kazanmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da kişinin kendisine yöneltilen suçlamanın kaynağını öğrenebilmesi ve aleyhine ileri sürülen iddiaları etkili şekilde tartışabilmesi adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biri olarak kabul edilmektedir. Savunmanın amacı yalnızca suçlamayı inkâr etmek değil; suçlamanın güvenilirliğini test etmektir. Şikâyetçinin kimliği bilinmediğinde ise bu testin yapılabilmesi çoğu zaman mümkün olmaz.
Ancak her dosyada tam bir açıklık da söz konusu değildir. Özellikle organize suçlar, uyuşturucu suçları, terör suçları veya ciddi güvenlik riski doğuran soruşturmalarda ihbarcıların ve bazı tanıkların korunmasına yönelik özel düzenlemeler bulunmaktadır. Bu gibi durumlarda kişinin kimliği belirli sürelerle veya belirli ölçülerde gizli tutulabilir. Bununla birlikte kimliği gizlenen kişinin beyanı, sırf gizlenmiş olması nedeniyle daha güçlü bir delil hâline gelmez. Tam tersine, savunma tarafından tam anlamıyla sorgulanamayan her delil daha dikkatli değerlendirilmek zorundadır.
Tanık Koruma Kanunu’nun sistematiği de bu anlayış üzerine kurulmuştur. Kanun koyucu belirli şartlarda tanığın kimliğinin gizlenmesine izin vermiş; ancak buna rağmen gizli tanık beyanının tek başına hükme esas alınamayacağını kabul etmiştir. Bunun temel nedeni, ceza muhakemesinin mahkûmiyet için yalnızca iddia değil, doğrulanabilir ve denetlenebilir ispat aramasıdır.
Bu nedenle uygulamada sıkça karşılaşılan bir yanlış anlamanın da düzeltilmesi gerekir. Birçok kişi, hakkında soruşturma açılmış olmasını doğrudan bir kişinin şikâyetine bağlamaktadır. Oysa her soruşturma bir şikâyet üzerine başlamaz. Özellikle resen takip edilen suçlarda savcılık, kolluk tespiti, medya haberleri, başka soruşturmalardan elde edilen bilgiler veya anonim ihbarlar üzerine de soruşturma başlatabilir. Bu nedenle bazı dosyalarda ortada teknik anlamda bir şikâyetçi dahi bulunmayabilir.
Burada ayrıca isimsiz ihbarların hukuki değeri de önem taşımaktadır. İsimsiz ihbarlar soruşturmanın başlamasına neden olabilir. Ancak böyle bir ihbar tek başına delil değildir. Cumhuriyet savcısı, ihbarın doğruluğunu araştırmak ve somut delillerle desteklemek zorundadır. Aksi hâlde yalnızca kimliği bilinmeyen bir kişinin ileri sürdüğü iddia üzerinden ceza verilmesi mümkün değildir. Nitekim ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biri olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi de bunu gerektirmektedir.
Ceza yargılamasında kişiler, haklarında şikâyet bulunduğu için değil; isnadın hukuka uygun delillerle her türlü şüpheden uzak biçimde ispatlanması hâlinde cezalandırılırlar. Bu nedenle soruşturmanın merkezinde şikâyetçi değil, delil bulunmaktadır. Şikâyetin kim tarafından yapıldığı savunma bakımından önemli olabilir; ancak mahkûmiyet bakımından belirleyici olan unsur, suçlamanın somut ve güvenilir delillerle desteklenip desteklenmediğidir.
Özellikle son yıllarda sosyal medya üzerinden yapılan şikâyetler, CİMER başvuruları ve elektronik ihbar sistemleri nedeniyle bu konu daha da güncel hâle gelmiştir. Birçok kişi hakkında soruşturma açıldığını öğrendiğinde ilk olarak kendisini kimin şikâyet ettiğini araştırmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki ceza muhakemesi bakımından asıl önemli soru “beni kim şikâyet etti?” değil, “hakkımdaki iddia hangi delillere dayanıyor?” sorusudur. Çünkü yargılamanın sonucunu belirleyen şey şikâyetçinin kimliği değil, şikâyetin doğruluğunun hukuken ispat edilip edilemediğidir.
Sonuç olarak, seni şikâyet eden kişinin kim olduğunu öğrenmek birçok durumda mümkündür. Özellikle şikâyetçi dosyada müşteki sıfatıyla yer alıyorsa ve soruşturmada kısıtlama kararı bulunmuyorsa, bu bilgi savunma makamı tarafından öğrenilebilir. Ancak soruşturmanın ilk aşamalarında, belirli suç tiplerinde veya özel koruma tedbirlerinin uygulandığı dosyalarda bu bilginin geçici olarak gizli tutulması mümkündür. Bununla birlikte ne şikâyetçinin kimliği ne de ihbarcının varlığı tek başına mahkûmiyet için yeterlidir. Hukuk devletinde belirleyici olan şey, kişiyi suçlayan kişinin kim olduğu değil; o suçlamanın hukuka uygun, güvenilir ve denetlenebilir delillerle desteklenip desteklenmediğidir.
Bu nedenle ceza yargılamasında sorulması gereken asıl soru çoğu zaman “beni kim şikâyet etti?” değil, “hakkımdaki isnat gerçekten ispatlanabiliyor mu?” sorusudur. Çünkü ceza muhakemesinin merkezinde kişiler değil, deliller bulunmaktadır. Bu gerçeğin gözden kaçırılması hâlinde soruşturmanın kaynağına odaklanılırken, soruşturmanın sonucunu belirleyecek asıl unsur olan ispat meselesi gözden kaçırılmış olur. Hukuk devletinde önemli olan suçlamanın kimden geldiği değil, suçlamanın hukuken doğrulanıp doğrulanamadığıdır. Bu nedenle şikâyetçinin kimliği savunma bakımından önemli olmakla birlikte, mahkûmiyet bakımından belirleyici olan unsur her zaman delildir.

